![]() |
|
bak bu aşağıdakilerin hepsinden komple bana
ulaşabiliyosun... bizim zamanımızda böyle imkanlar yoktu...
|
|
![]() |
"benim
bunlarla işim olmaz direkt yazışıp saydırıcam" diyorsan bi de böyle
bi mail adresi var
yigitguralpinadresi@gmail.com
...daha
neler...
Her çocuk normal olarak 9 ay 10 günde
doğarken, “o” bunun üzerine yaklaşık 21 gün daha ekledi ve 11 aydan
gün alarak 23 Aralık1977'de
Bakırköy’de doğdu…
O günden sonra hayatında hiçbir şey normal
olmadı…
Zaten onun doğup büyüdüğü yerlerde bugünün dünyasına hiç normal
gelmeyen bir çok enteresan hadise vardı…
Mesela bir Müslüman
olarak Bayram namazlarına, Teravihlere,
Cuma Namazlarına da gitti, komşuluk
icabı kilise düğünlerine
ve cenazelerine de…
Kandillerde Ermeni ve Rum komşularına mis kokulu irmik
helvası tabaklarını dağıtan evin küçük oğlu oldu…
Paskalya ve Noel gibi günlerde ise Hıristiyan komşularından gelen paskalya
çöreği, boyalı yumurta ve türlü çeşit çikolataları iştahla yiyen
evin küçük oğlu da yine o’ydu…
Gün içinde hem ezan hem de çan sesleri duyulan bir semtin, tek bir ev gibi
olduğu;
semtteki tüm hanelerin de o büyük evin odaları gibi olduğu Taşçıoğlu
Apartmanı isimli bir binada ve 18 Evler
isimli bir Celaliye sitesinde büyüdü…
Galatasaray Lisesi’ni kazandı ancak
ailevi ve maddi sorunlardan dolayı gitmemeyi tercih etti…
Bugün zannedildiğinin aksine, asla kolejlerde
ve ismi aksanlı olarak çok havalı telaffuz
edilen okullarda okumadı…
Bunun yerine içinde Müslüman,
Ermeni, Rum,
Kürt, Laz,
Arnavut, Çerkez,
Tatar, Kafkas,
Azeri,
Özbek çocukluk arkadaşlarının bir arada parmak ısırtacak
güzellikte yaşadığı,
tek tük de olsa hayranı olunacak kahraman
öğretmenler de barındıran devlet okullarında
okudu…
Bunun adı Osmanlı ve Türk Kültürünün
iyi bir modeli olan Bakırköy Kültürüydü ve o da bu kültürden en güzel
şekilde beslendi…
Ailesinin memleketi olan Manisa Kırkağaç’da
sıkça bulundu… Burada tütün tarlalarında
çalıştı, atalarıyla kerpiç damın sefasını ve cefasını tattı…
Böylece Ege şivesini de kaparak gelecekte adım adım
gezerek tamamlayacağı Anadolu
görgü ve kültürünün de ilk lokmasını heybesine kattı…
Harçlığını hep sinemaya, sinema dergilerine,
çizgi romanlara, kitaplara ve müzik albümlerine yatırdı…
Bu ona; bugün hala ev taşırken eşyalarından daha çok yük olan bir koleksiyon
kazandırdı…
Bugünlerde, koleksiyonun sadece hafızanda
kalanlar kadar değeri olduğunu düşündüğü halde bunların hiçbirini
de atmaya yahut paylaşmaya kıyamadı…
Kendisi sıkı bir sosyalist olmasına
rağmen tam aksine sömürücü ve feci halde kapitalist olan “Amerikan
Sinemasını” deli gibi sevdi…
“Türk Sinemasını” "tüm şartlar yeterli olsaymış bu film
çok daha başka olurmuş" gözüyle izledi ve tüm yerli
filmlere aşık oldu…
Uzakdoğu sinemasını hem zengin bir geleneğe
sahip olması,
hem de B tipi filmlere olan sevdası dahilinde
anime ve mangaları
ile birlikte uzun yıllarca bağrına basıp takip etti…
Avrupa Sineması’ndan çooook ama çok sıkıldı
ama olgunluk yaşlarına adım atınca
bu kapalı devre muhafazakar sinemaya
biraz daha tahammül edip içinden nadir örnekleri baş tacı yaptı…
Çizgi Roman okumayan insanların sinema
sanatında başarılı olabileceğine asla inanmadı
ve sıkı bir çizgi roman koleksiyoneri oldu…
Annesiyle omuz omuza mücadele ettiği
hayat ona; "kadınların kamaşık
dünyasını" bugün hala tam olarak anlayamasa da
onurlu bir kadının ve bir annenin nasıl
olması gerektiğini öğretti...
15 yaşında "bu okulda bize bundan başka bir şey öğretmeyecekler
galiba yahu” dedi ve iş hayatına
atıldı…
Zaten o yaşa kadar bakkal çıraklığı, film figuranlığı,
seyyar sakız ve şeker satıcılığı gibi ufak tefek işlere de girip çıkmıştı…
Ama bundan sonrası biraz daha fiyakalı
oldu…
Mudo'da mağazacılık, Universal
Müzik'de önce çek tahsilatı, sonra konser turneleri derken
26 yaşına geldiğinde Türkiye’de adım atılmadık pek de bir yer bırakmadı…
Sonra nasıl olduysa oldu;
bütün bu biriktirdikleri onda bir kalem
ayrıcalığı ve üslubu oluşturmuş olacak ki içindeki yazma tutkusu,
sinema sevdası ve müzik aşkı da bunlarla birleşti;
ve Jean Cladue Van Damme’a rol verdiği
o meşhuuur “Sınav” filmini yazdı…
Bu senaryo işleri daha 12 yaşındalarken karşı apartmandaki arkadaşının
"oğlum video kiraladık,
Kan Sporu diye bi film var Vandam diye bi adam oynuyo 7 kere izledik"
dediği filmin başrol starına
15 yıl sonra ilk filminde rol vermekle de kalmadı...
Sonra Urla’da ki dört arkadaşın ne
olursa olsun birbirini satmayıp arka çıktığı
“Kavak Yelleri”ni
ve onun herkesin birbirini düdüklemediği
o en çok sevilen ve en çok seyredilen ilk 36 bölümünü yazdı…
“Bu kadar iyi giden dizi böyle bırakılır mı artık iş bulamaz
sürünürsün” dedikleri halde
insanların bir at çiftliğinde büyümeyi
ve aşkı öğrendikleri “Doludizgin Yıllar”ı
başından sonuna tam 2 yılı boyunca yazdı…
Şu anda bir yandan 19 Ekim 2012'de vizyona girecek olan yeni sinema filmi
Uzun Hikaye'nin tatlı telaşlarını yaşıyorken
diğer yandan da yine 2012 sonbaharında yayına girecek olan yeni
dizisinin senaryosunu yazıyor.
Ucu nereye varır bilinmez ama bir de şiir
gibi şeyler ve kısa kısa denemeler yazıyor…
Herkes çok beğendiğini söylüyor o da herkesin yalancısı…
Onun tarzı ne katı bir Asya, ne ezici
bir Amerikan, ne de burnundan kıl aldırmayan bir Avrupa muhafazakarlığına
sahip…
O; Doğu, Batı, Amerika,
Avrupa, Akdeniz,
Ege kültürlerinin hepsine dalıp çıktı ve kendi
geleneksel ama modern;
illa ki hoşgörülü
ve hatalardan geçse dahi muhakkak insan
olmanın gereklerinin altını çizdiği geniş bir dünya kültürünün
zenginliğiyle
kendisine has bir tarz oluşturdu…
Bunu mizahla, aşkla, müzikle,
sinemayla, şiirle, edebiyatla birleştirdi…
Sitesi henüz yapım aşamasında…
O yüzden bu metin, bir özgeçmişden daha çok bir özgeçiştirilmiş
kıvamında yazıldı…
Daha detaylı ve sıkıcı bir özgeçmiş
için burayı
tıklayın…
Daha detaylı bir kişisel internet sayfası için ise azıcık daha dişinizi
sıkın…
Yiğit
Güralp’in Yalancısı
"öff kendini amma övmüşsün, bi kere sana gelene kadar memlekette ne
büyük yetenekler var, imkan verilmiyo" diyenler için BİR
DE ŞÖYLE Bİ LİNK VAR